mim: Hangi kitabı okuduğunu gördüğünüz bir adamla/kadınla tanışmayı isterdiniz?

Borges okuyan bir kadın: bu benim şimdiye kadar hiç görmediğim bir kadın dostum.

(Bu kadının sanırım uzun sarı kıvır kıvır saçları var ve çilli bir burnu var ve İskandinav kanı taşıyor.)

Hmmm…

Bir kafede nargilemi fokurdatırken yan masada oturan kadın şeklindeki güzel insanın Ken Parker okuması, keyfime keyif katan bir manzara olurdu.

-Hangi macera o elindeki?
-Neden okuyor?
-Diğer kitaplar da var mı onda, başka ne okuyor? Mesela Tex hakkında ne düşünüyor?

Calvino okurken gülümseyen bir kadın.

İnce Memed okurken, göz pınarlarından akan göz yaşlarını ipek mendiliyle kurulayan.

Annemarie Schimmel’in ‘Halifenin Rüyaları’nı okurken elindeki sigarasını unutmuş bir kadın. Hemen yetişmeliyim, eli yanmadan kurtarmalı bu erkek onu.

Evet.
Beni Endişeli Peri mimlemişti. Ben de Lusin’i mimliyorum.

insanların ekseriyeti

bornova'da, küçük park'ta bir kafede nargile içerek oturan bir insanım.

bir yaz yağmuru olarak yağmur: şiddetle yağdıktan hemen sonra göğe çekilmiş; bir süre için orada bekliyor. simsiyah bulutlar. uygun bir anın kollanışı.

buraya iki kitapla geldim ve bir de bir defterle geldim: pasajlar (walter benjamin) ve gölgesizler (hasan ali toptaş)

ben iirenç nargilemi tüttürüyordum. o esnada bir takım kızlar erkeklerle sarmaş dolaş, hakettiklerini düşündükleri mutluluğu yakalamak inancı ile önümden neşeyle geçip gitmekte idi.

bana öyle geliyor ki bu insanlar, insanların ekseriyeti, nasıl yaşayacaklarını bilmemektedir.

nasıl yaşanırsa iyi yaşamış olunur? biri rica ederim izah etsin.

kapının öte yanında

neler oldu bu gün tırtıl? neler oldu? neler oldu?

bir şey oldu dersem yalan olur tırtıl; zira bişey olmadı.

okula gittim geldim.

bakıcısının ısrarları üzerine annemi bir kalp doktoruna götürdüm. benden 150 lira alan doktor böylece beni üzen bir davranışta bulunmuş idi.

şu dinlediğim müzik, şu kalbimi parçalayan.

bütün bir evde sadece şu masa lambasında bir ışık var ve sarı bir ışık olan bu ışık ve sanırım biraz canım sıkılmaktadır.

"adımların sayısı bitince
yeryüzünde yürümen için verilen"


seyreden

öğretmen odasının ortasında u biçiminde geniş bir masa var.

imdi:
Benim yerim, bu okulda göreve başlayalı beri, (bir ay falan oldu galiba) o masanın arkasında, odanın ıssız bir köşesinde kendisine zar zor yer bulabilmiş üç eski koltuktan ortada olanı. diğer öğretmenler, ki onlar da hep o ortadaki masanın çevresine diziliyorlar, her gün yeni bir oyun sahneliyorlar ve ben de sanki onların bir izleyicisiyim ve hatta o kadar ki ben olmadan ‘oyuna’ başlamıyorlar: dersten çıkıyorum, omzumda çantam, ağır ağır koltuğuma doğru yürüyorum ve tenefüs müddetince süren bir müsamere böylece başlıyor.

bir kadın sürekli elma yiyor, bir adam, burnunun üzerinde bir yarım gözlük, mütemadiyen yazılı kâğıdı okuyor, genç bir adam var ve bir ipodu var bu adamın, hep canı acıyormuş gibi bir hâlleri olan bir adam elindeki kaleme imkansız taklalar attırıyor, esmer bir kadın sürekli bir takım açıklamalarda bulunmak zorunda hissediyor kendini, siyah gömlek siyah kravat ve siyah bir takım elbiseyle dolaşan bir genç adam var ve biraz şefkat için yapamayacağı şey yok gibi.

onları izliyorum.

o esnada başka biri de belki beni izliyordur.

kareteci olsam keşke


sildim süpürdüm evi dün.
içme suyunun bitmek üzere olduğunu farkettim sonra.
bu izmir'de, her mahallede falan bir takım çeşmeler var, gidiyosun, mesela 19 litrelik bir kaba 90 kuruşa suyu alabiliyosun.

işte gittim oraya.
sıramın gelmesini bekliyordum ki, iki genç adamla yaşlıca bir adam arasında sıra kavgası çıktı. bu iki kötü, yaşlı adama saldırdı. araya falan girdik, iş ağız dalaşına dönüştü ve iki hıyar netice itibarıyla halkın galeyanından tırsıp olay mahallini terketti.

o vakit ben, ulan en yüksek dereceden kareteci olsaydım da şunları bi güzel dövseydim lan, diye düşündüm.

çok istiyorum böyle bi şeyi.

allahım o kadar çok insan tarafımca dövülmeyi hakediyor ve ben o insanları o kadar dövmek istiyor, o kadar dövmek istiyorum ki bir insan ancak bu kadar o insanları dövmek isteyebilir yani.

yukarıdaki karikatürü de bu duygularla çizdim fakat tarama ucumdaki bir takım yantirikliklerden dolayı bi kaç yere mürekkep damlattım, silmeyi falan üşendim sonra. boyamadım da...

ne boyayayım canım?

blog bu, abartmamalı o kadar da.

bu aralar

bu aralar izlediğim en etkileyici film şampiyon (the wrestler). film efendi efendi, yormadan, bir amerikan güreşcisi eskisinin hikayesini anlatıyor. mickey rourke süper.

bu aralar "müslüman osmanlı toplumunda arzu ve aşk" diye bir kitap okuyorum. kitabın bi yerinde, hay bin yakzân'ın kadınların dünyasında onların tehlikeli cinsellikleriyle birlikte yaşamaktansa erkek arkadaşı asâl'la bir adada tecrit olmayı yeğleyişinden bahsediliyor. bu adada meyveler gibi ağaçlarda yetişen kadınlar, toplanılıp kullanıldıktan sonra atılıyormuş.

bu aralar kendisi için "o zaten akp'li," diyen pınar kür hakkında "bırak şu öğretmen hâlli kadını," diyen adalet ağaoğlu yüreğime su serpti.

bu aralar cem yayınları'nın çehov toplu hikayeler'ini de okuyor, hikaye nasıl yazılırmış bir kere daha görüyorum. felsefe derslerinde lafı mutlaka çehov'un öykülerinden birine getirmeyi ihmal etmiyor, bir hikayeyi okumak o hikayeyi anlatmaktan daha mı az zevkli diye düşünmekten kendimi alamıyorum.

bu aralar başımdan hiç bi şekilde enteresan bir olay geçmiyor lan.

bu aralar cumartesi geceleri tarihin arka odası'na takılıyorum. murat bardakçı son derece enteresan bir karakter. çok kıl ve insanın tüylerini diken diken eden bir kibre sahip. lâkin kendisine alışmaya başladım ve artık sevimli bile buluyorum. program sakinlerinin kendi aralarında konuşuyorlarmış gibi bir hâlleri var; bazen uzun sessizlikler falan yaşanıyor, muhabbet daldan dala, bazen sıçrayarak, bazen durularak ilerliyor. bardakçı, mail atan izleyicileri azarlıyor, onlara zevzek, salak falan diyor. dün geceki programda, 31 mart vakasının önemli karakterlerinden mahmut şevket paşa'nın bir ses kaydı dinletildi. kayıtta paşa, milleti baykuş'a karşı (ıı. abdülhamit'e karşı) vatan için savaşa çağırıyor. 31 mart'a bir ses kaydı kadar yaklaşmak, bir uzaylıyla karşılaşmışım gibi bir duygu şey etti bende.

mim: "kitap yazmak isteseydin, ne yazmak isterdin?”


hayatımda bi sürü şey var.

hem de o kadar çok şey var, o kadar çok şey var ki bi şey ancak bu kadar çok şey olabilir. o bi sürü şeyin ortasında yolumu kaybettim ben , bi yerlere doğru gidiyorum: bu kaçınılmaz zira hayat mütemadiyen bi yerlere doğru giden bir şeydir; ama artık kendime ilişkin hiç bir fikrim yok, duvardaki bir çatlak gibiyim ve o çatlağı artık göremiyorum.

benim kendimi bir yabancının gözüyle görmeye ihtiyacım var.

bana ne olduğumu, ne yaşadığımı ve ne istediğimi anlatan, sadelikle bana ayna olan bir mesih kitap istiyorum ben peri.

ve bir başkası için de böyle bir kitap yazabilmeyi hayal ediyorum.

[doli?]